Otoimmün Hastalıklar Niçin Çok Hızlı Artıyor?
Otoimmün hastalıkların niçin çok hızlı artış gösterdiğini anlamak için, otoimmüniteye giden süreçleri incelememiz gerekir.
OTOİMMÜNİTE NEDİR?
Vücudumuzun savunma (bağışıklık) sisteminin kendi hücre, doku ve organlarımızı yabancı veya zararlı olarak algılaması sonucu buralara saldırması ve tahribat oluşturması ile giden hastalıklara OTOİMMÜN HASTALIKLAR, sürece de OTOİMMÜNİTE denir.
OTOİMMÜN HASTALIKLAR NELERDİR?
Birçok otoimmün hastalık vardır. Bunlar arasında en yaygın olanları Romatoid Artrit, Tip 1 Diyabet, Psöriazis (Sedef) Hastalığı, Multiple Skleroz (MS), Lupus Hastalığı, Haşimato Troiditi, Crohn Hastalığı ve Çölyak Hastalığıdır.
BAĞIRSAKLARIN SEÇİCİ GEÇİRGENLİĞİ NE DEMEKTİR?
Bağırsaklarımızın Seçici Geçirgen özelliği sayesinde, sadece sindirimi tam olarak gerçekleşmiş besinler emilerek kan dolaşımına geçer. Sindirimi tam olarak gerçekleşmemiş ürünler (makro moleküller), toksinler, mikroplar ve ihtiyacımız olmayan ürünler bağırsak emilim yüzeyinin Seçici Geçirgen özelliği sayesinde emilerek kan dolaşımına geçmesi ENGELLENİR. Bağırsaklarımızın Seçici Geçirgen özelliğinin korunmasında en önemli faktör MUKUS’tur. Mukus, bağırsak iç yüzeyini bir film tabakası şeklinde kaplar ve bu sayede bağırsak iç yüzeyi (endotel-iç deri tabakası) bağırsak içeriği (sindirim salgıları ve yediğimiz gıdalar) ile direkt temas etmemiş olur. Mukus sayesinde, sindirim enzimlerinin ve gıdaların yıkıcı kimyasal, fiziksel ve biyolojik etkilerinden bağırsaklarımız korunmuş olur. Mukus tabakasının olmaması, yetersiz veya işlevsiz durumunda sindirim enzimlerimiz gıdaları nasıl parçalayarak sindiriyor ise aynı şeklide bağırsak iç yüzeyinde de hasara ve sonuç olarak da Seçici Geçirgenliğin bozulmasına neden olur.
BAĞIRSAKLARIMIZDA SEÇİCİ GEÇİRGENLİK BOZULURSA NE OLUR?
Bağırsaklarımızda seçici geçirgenliğin bozulması ile bağırsaklarımızdan emilerek kan dolaşımına girmemesi gereken sindirimi tam gerçekleşmemiş besin öğeleri, toxinler ve mikroplar bağırsaklarımızdan kontrolsüz bir şekilde geçerek kan dolaşımına girmeye başlar. Bağışıklık sistemi elemanları kan dolaşımına girmemesi gereken yabancı ve zararlı olarak algıladığı unsurları yok etmeye ve bunların zararlı etkilerinden vücudumuzu korumaya çalışır. Seçici geçirgenliğin bozulması ile giden hastalıkların tamamı GEÇİRGEN BAĞIRSAK SENDROMU adı altında sınıflandırılır. Bağışıklık sistemi kan dolaşımına kontrolsüz giren ürünleri yok etmeye çalışırken, bir taraftan da bağırsakta oluşan yüzey hasarını tamir etmeye ve kontrolsüz girişi önlemeye çalışır. Bağırsak yüzey hasarı belirli bir dönem tamir edilemez ve kontrolsüz geçiş devam edecek olursa, bağışıklık sistemimiz hayatta kalma pahasına ve daha az zarar görmek için hasarlı olan bağırsak yüzeyini geri dönüşsüz bir şekilde fibrozis reaksiyonu ile hasarlı bölgenin emilim yüzeyi olma fonksiyonu ortadan kaldırır. Bu emilim yüzey alanı kaybıdır tekrar geri kazanılamaz. Sonuç olarak mevcut bağırsak emilim yüzey alanından bir kısmını geri dönüşsüz bir şekilde kaybetmiş oluruz.
Ne kadar geniş ve sağlıklı bağırsak emilim yüzey alanına sahip isek, o ölçüde sağlıklı ve kaliteli bir yaşam sürebileceğimizi unutmamız gerekir.
OTOİMMÜN SÜREÇ NASIL BAŞLAR?
Bağırsaklarımızın Seçici Geçirgen özelliğini kaybetmesi sonucu bağırsaklarımızdan kan dolaşımına bağırsak içeriğinin kontrolsüz geçişinin süregen hal alması sonucu bağışıklık sistemimiz kan dolaşımına geçmemesi gereken ürünleri yok etmeye çalışırken belli bir süre sonra bağışıklık sistemimiz yorulur ve koordinasyonunu kaybederek kendi hücre ve dokularını da zararlı ve yabancı olarak algılar ve kendi dokularımıza da yanlışlıkla saldırmaya başlar. Bu olaya OTOİMMÜNİTE ve bu şekilde oluşan hastalıklara da OTOİMMÜN HASTALIKLAR diyoruz.
SEÇİCİ GEÇİRGENLİKTE FLORAMIZIN ÖNEMİ
Bağırsaklarımızdaki seçici geçirgenliğin korunmasındaki en önemli faktör olan MUKUS, bağırsak iç yüzeyini kaplayan spesifik hücre grupları tarafından salgılanır. Tüm sindirim sistemimiz boyunca her biri özel fonksiyonlara sahip mikroorganizmalar belirli bölgelerde kolonize olurlar. Bunlar FLORA olarak adlandırılır. Flora elemanları mukus oluşmasında ve aktif mukusun sürdürülmesine son derece önemlidir.
FLORA NEDİR?
Vücudumuzun bazı bölgelerinde bizimle birlikte yaşayan, bizim için yaşamsal önemde fonksiyonları olan (enzimatik, detoksikasyon, antimikrobiyal vb.) binlerce çeşitlilikte, sürekli kendini yineleyen tek hücreli canlılarla birlikte yaşarız. Bunların genel ismi FLORA’dır. Bulunduğu yere göre isimlendirilir (ağız içi florası, kalın bağırsak florası, dış kulak yolu florası, genital bölge florası vb.)
FLORA NASIL KAZANILIR?
Doğumdan itibaren çevremizle olan temas sonrası floramız oluşur. Bu süreç içerisinde sağlıklı ve biyoçeşitliliği yüksek floraya sahip kişilerle yakın temas floramızın zenginleşmesini sağlar. Dar ve izole ortamda yaşamak, sağlıksız floraya sahip kişilerle yakın temasta olmak, beslenme yetersizliği ve floramıza zarar verebilecek çevrede yaşamak flora kalitemizi ve biyoçeşitliliğini olumsuz yönde etkileyecektir.
FLORA HASARI OLUŞURSA NE OLUR?
Flora hasarı sonrası biyoçeşitliliğin azalması sindirim fonksiyonlarının bozulması ile birlikte mukus oluşması ve sürdürülmesinde de sorunlara sebep olur. Flora hasarı sonrasında Geçirgen Bağırsak Sendromuna doğru giden sürecin önü açılmış olur.
FLORA HASARI NASIL OLUŞUR?
Kötü çevresel faktörler, beslenme bozukluğu, beslenme yetersizlikleri, geçirilen sindirim sistemi cerrahileri, antibiyotik, pestisitler, Genetiği Değiştirilmiş Ürün (GDO), kemoterapi, radyoterapi vb faktörlere maruz kalmak flora hasarı oluşmasındaki en önemli faktörlerdir.
ANTİBİYOTİKLERİN YOĞUN KULLANIMI
1928 yılında Alexander Fleming tarafından penisilinin keşfi ile hastalık tedavisinde antibiyotik kullanımı başlamıştır. Antibiyotikler zararlı mikroplarla mücadeleme etmek için kullanılır, fakat aynı zamanda floramızı oluşturan mikroorganizmalara da zarar verirler. Lüzumsuz ve kontrolsüz antibiyotik kullanımı oluşan flora hasarında etkindir.
PESTİSİT KULLANIMI
Tarım ürünlerinin gelişmesini ve verimliliğini bozarak zarar veren virüs, bakteri, mantar, böcek, kemirgen, yabani ot vb biyolojik unsurları yok etmek veya zararlı etkisini minimalize etmek amacıyla kullanılan kimyasal maddelerin tamamına PESTİSİT denir. Bir pestisit genellikle çeşitli kimyasal maddelerin karışımından oluşan bir formülasyondur.
İlk kez 1938 yılında kullanılmaya başlanmıştır.
Pestisitler tarımsal verimliliği artırmakla birlikte, biyoçeşitliliği azaltmakta ve su kaynaklarımızı da kirletmektedir. Tarım ürünleri üzerindeki pestisit kalıntıları insan ve hayvanlara zarar vermektedir. Floramız için en önemli tehditlerden birisi de pestisit kalıntılarıdır. Pestistler akut etkileri yanında vücutta birikerek kronik etkilere de neden olur.
Birçok hazır gıda ile kontrolsüz bir şekilde pestititlere maruz kalmaktayız. Pestisitler yalnızca tarım ürünlerinin dış yüzeyinde olmayıp ürün içine de nüfuz etmektedir. Ürün yüzeyinde olan pestisitlerin yıkama ile ancak bir kısmı uzaklaştırılabilir.
Avrupada yapılan toprak analizlerinin %83’ünde pestisit kalıntısı tespit edilmiştir. Aynı araştırmada su kaynaklarının %24’ünde endişe verici boyutta pestisit saptanmıştır. Araştırmaya dahil edilen insanların %84’ünde en az 2 pestisit kalıntısı tespit edilmiştir.
Pestisit maruziyetlerinde en fazla etkilenenlerin bebekler, çocuklar ve ileri yaş grupları olduğu görülmektedir.
Pestisitten korunmak için yapılabilecekler:
- Lokal ve mevsimlik ürünleri tüketmek
- Organik sertifikalı ürünleri tercih etmek
- Kontrol edilebilir tarım ürünlerini tercih etmek
- Gıda kooperatifleri aracılığı ile çiftçiye destek vermek
- Pestisit konusunda bilinçlendirme faaliyetlerine destek olmak
GENETİĞİ DEĞİŞTİLMİŞ GIDA (GDO)
GDO, başta tarım bitkileri olmak üzere, hayvanlar ve mikroorganizmalar üzerinde genetik mühendisliği yöntemleri kullanılarak genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar için kullanılan genel tanımlamadır. GDO’lu ürünler rekombinant DNA teknolojisi kullanılarak yapılmaktadır.
GDO’nun doğaya en büyük zararı bitkilerde tozlaşma yoluyla biyoçeşitliliğin azalmasına sebep olmaktadır.
GDO’lu olarak üretilen başlıca tarım ürünleri domates, patates, pirinç, buğday, bal kabağı, ayçiçeği, tütün ve şeker pancarıdır.
GDO ilk kez 1973 yılında Herbert Boyer ve Stanley Cohen tarafından bir bakteriden diğerine DNA aktarı şeklinde yapılmıştır.
GDO’nun kullanılmasındaki asıl amaç tarım ürünlerinde verimliliği artırmak, ürünlerin raf ömrünü uzatmak, yeni geliştirilmiş mikroorganizmaların elde edilmesini sağlamak, bitki ve hayvanlarda hastalıklara direnci artırmak vb.
KEMOTERAPİ
Kanser kemoterapisi dönemi 1940’larda nitrojen hardalları ve folik asit antagonisti ilaçların ilk kullanımıyla başladı. Kanser tedavisinde kullanılan kemoterapi ve radyoterapide temel etki mekanizması hızlı çoğalan hücreleri etkilemeye yöneliktir. Kanser hücreleri vücudumuzdaki hücrelerden yüzlerce kat daha hızlı çoğalır. Fakat bununla birlikte floramızı oluşturan mikroorganizmalar da hızlı çoğalan hücre gruplarıdır. Bundan dolayı kemoterapi ve radyoterapiden floramız olumsuz yönde etkilenirler.
RADYOTERAPİ
Marie Curie’nin 1898’de radyumu keşfetmesinin ardından, radyoaktif elementin kanseri tedavi etmek için ilk kez 1903’te kullanıldığı bilinmektedir. Radyoterapi günümüzde modern kanser tedavisinin temelini oluşturuyor. Vücudumuzda en hızlı çoğalan kan hücreleri, deri ve ekleri (saç, kıl vb.), ayrıca floramızı oluşturan yapılar kemoterapi ve radyoterapiden en çok etkilenenlerin başında gelir.
ORTALAMA YAŞAM SÜRESİNİN UZAMASI
Ortalama yaş süresinin artması ve yaşlanma ile birlikte tüm doku, organ ve sistemlerimizde önlenemez bir fonksiyon kaybı kaçınılmazdır. Ortalama yaşam süresinin uzaması ile birlikte kalp-damar hastalıkları, kanser, kas-iskelet hastalıkları ve demans hızla artmaktadır. Bu hastalıklarla birlikte vücudumuzda barındırdığımız FLORA biyoçeşitliliğinde de yaşlanma ile birlikte azalma olmaktadır.
Tüm çalışmalar göstermektedir ki, floramız ne kadar kaliteli ve biyoçeşitliliği ne kadar fazla ise o ölçüde kaliteli, mutlu, sağlıklı, verimli ve uzun bir yaşam süreriz.
ŞEKER TÜKETİMİNİN ARTMASI
Endüstriyel şeker tüketimi son 100 yılda yaklaşık 100 kat artmıştır. Bununla beraber şeker hastalığının Dünyadaki oranı da %0,5-1’den %15-17 seviyelerine yükselmiştir. Şeker kullanımı ile otoimmün hastalıklar arasında doğrudan ilişki tespit edilmemekle birlikte, şeker kullanımındaki artış ile otoimmün hastalıkların artış hızı arasında korelasyon olduğu görülmektedir.
ENDÜSTRİYEL GIDA TÜKETİMİNDE ARTMA
Endüstriyel gıdalardaki en önemli sıkıntılardan birisi pestisit kalıntılarıdır. Ayrıca ürünlerin raf ömrünü uzatmak için kullanılan katkı maddeleri de floramız için bir diğer olumsuz faktördür.
SANAYİLEŞME İLE BİRLİKTE ÇEVRE KİRLİLİĞİ
Sanayileşme ile birlikte oluşan çevresel kirlilik nedeniyle soluduğumuz havadan, yediğimiz gıdalara ve içtiğimiz suya kadar her şey olumsuz yönde etkilenmektedir.
HİJYENİ STERİLİZASYON OLARAK ALGILAMA
Hijyen ile kastedilen bize zarar verebilecek zararlı mikroplarından korunmaktır. Tüm mikroorganizmalar bizim için zararlı değildir, aksine çevremizde birçok mikroorganizma bizim için yaşamsal önemdedir. Hijyen konusunu mikropsuz çevre olarak algılayarak aşırı tedbirler bize ve çevremize zarar vermektedir. Bizim doğadaki bitki, toprak, hayvan ve insanlarla sağlıklı koşullarda temas etmemiz gerekir. Bu sayede floramız zenginleşir ve bağışıklık sistemimiz güçlenir.
SOKAKLA TEMASIN AZALMASI
Sokakla teması olmayan çocuğun bağışıklık sistemi ve florasının güçlenmesi mümkün değildir.
BÜYÜK GENİŞ AİLELERDEN BİREYSEL YAŞAMA GEÇİŞ
Geçmişte geniş aile içinde yaşanırken, şimdilerde daha ziyade küçük aile ve bireysel izole yaşam daha fazladır. Aile genişliklerinin küçülmesi ile birlikte kazanılacak flora da azalmaktadır. Ne kadar fazla sayıda sağlıklı ve biyoçeşitliliği yüksek kişilerle uzun dönem birlikte ve yakın temas içinde olursak o ölçüde sağlıklı ve biyoçeşitliliği yüksek floramız olacaktır. Ne kadar çok farklı kültürlere ait gıda ürünlerini tüketirsek o ölçüde floramız zenginleşecektir.
SONUÇ
Son 75-80 yılda yaşanan tedavide antibiyotik, kemoterapi ve radyoterapinin kullanılması, tarımda pestisit kullanılması ve GDO’lu gıdalar, sanayileşme ile kötü çevresel koşullar, daha fazla izole yaşamak, temizlik sektöründe aşırı kimyasal kullanımı, daha küçük ailelerde yaşamak, daha az insanla yakın temas vb. faktörler FLORA kazanmamız ve mevcut floramızı korumamız açısında önümüzdeki en önemli engelleri oluşturmaktadır.
Yeterince sağlıklı FLORA kazanamamız veya mevcut floramızı yeterince koruyamamız sonucunda sindirim sistemi fonksiyonlarında ciddi aksamalar ve beraberinde bağırsak emilim yüzeyinde oluşan hasar sonucu bağırsaklarımızın SEÇİCİ GEÇİRGEN özelliğini yitirmesine bağlı olarak OTOİMMÜN süreçler ve KRONİK OTOİMMÜN HASTALIKLAR çığ gibi artmaktadır.
Sağlıklı, yeterli, biyoçeşitliliği yüksek sindirim sistemi florasına sahip olmak OTOİMMÜN hastalık oluşmaması önündeki en önemli savunma hattını oluşturur.
Oluşacak herhangi otoimmün hastalık diğer otoimmün hastalıkların oluşmasını kolaylaştırır.
Otoimmüniteye sebep olan faktörü ortadan kaldırmadan, mevcut otoimmün hastalıkları kontrol altına almak mümkün değildir. Palyatif amaçlarla kullanılan ilaçlar ve diyetler ile otoimmün hastalıklar sadece baskılanabilir. Flora hasarına bağlı oluşan otoimmün reaksiyon ancak mevcut flora hasarının onarılması ile küratif olarak tedavi edilebilir.
Flora hasarının onarılması ve sağlıklı floranın yeniden restore edilmesindeki en etkin yöntem FLORA NAKLİ’dir.
Otoimmünitede yapılması gereken asıl şey otoimmüniteye sebep olabilecek faktörlerden uzak durabilmektir.
Doç Dr Murat KANLIÖZ

